Türk düşünce tarihinin en temel kavramlarından ve özlemlerinden biri olarak karşımıza çıkan ‘batılılaşmak / modernleşmek / çağdaşlaşmak terimlerini günlük dile çevirmek gerekirse, en yalın ve en doğru ifadeyle bunun ‘daha iyi ve mutlu yaşamak’ özlemi olduğunu söyleyebiliriz. Oysa sürecin kendisine, yani Batılılaşma ya da modernleşme olgusunun evrimine baktığımızda, hele bunu dünya bağlamında ele aldığımızda meselenin bir hayli karmaşık olduğunu görürüz.
Çünkü tarihsel verilere göre, Osmanlı Devleti`nin Batı`ya yönelişindeki en önemli etken, devletin hükmetme yollarının uğradığı bozgun ve yıkımdır. 18. yy. boyunca yoğunlaşan ve üst-üste gelen askeri başarısızlıklarda somutlaşan 19. yüzyıl boyunca tartışılan konu bir ölçüde Osmanlı dünya görüşünün kendisini üreterek dönüştüremediği için bozgunudur. Batı`nın siyasal ve sosyal baskısıyla egemenliğini yitirmek, dolayısıyla yok olmak tehlikesi karşısında, devlet, bazı kurumları Avrupa`daki örneklerine uygun olarak batılılaştırma yolunu seçer. Arzulanan şey ise, kaybetmek üzere olduğu egemenliğini korumak için merkezi idareyi güçlü kılmaktır. Dünya görüşü tartışmaları, pratik endişeler sebebiyle henüz yapılmamaktadır. Ama uygarlık objesi: Batı`dır.. Bu nedenle Tanzimat’tan sonra devleti kurtarmak ve modernleştirmek yolunda ortaya çıkan fikir akımlarından biri de o dönemdeki deyimiyle Garpçılıktır. Batılılaşma, genç Cumhuriyet’in altı ilkesinden önem sırasıyla ulusçuluk, laiklik, inkılapçılık ve cumhuriyetçilik ilkeleriyle yakından bağlantılıdır. Batılılaşma çoğu zaman modernleşme/çağdaşlaşma ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Bir mecaz denemesiyle, Altı Ok’tan dördünü atan yay, Batılılaşmadır. Yukarıda anılan dört ilkenin de başarı ölçütü Batılılaşma olarak görülmüştür.
Tanzimat’tan beri Batıcı Türk aydınlarının büyük bir bölümü İslâm’ı Doğululuğun esası olarak görmüş, yenileşmenin ve ilerlemenin önündeki engel olarak hedef göstermiştir.
İkinci Meşrutiyet’te Batıcılık akımının başlıca savunucuları;, Abdullah Cevdet, Ahmet Rıza, Celal Nuri, Kılıçzade Hakkı, Tevfik Fikret, Mustafa Asım, Mahmut Sadık olarak sayılabilir. Genel olarak bu yazarlara göre gerileme Batı uygarlığından kopuk kalmaktan kaynaklanmaktadır. Bu kopukluğun başlıca nedeni İslam dinidir. Hayatın her alanında şeriatın hükmü, tutucu bir güç olarak, her değişmeye karşı önleyici bir etken olmuştur; Hayat fosilleşmiştir.”Bunun için kökten Batıcı Ahmet Muhtar`a göre Ya Garplılaşırız, ya mahvoluruz.”Dr. Abdullah Cevdet`e göre Batı uygarlığı gülü ve dikeniyle alınması gereken bir bütündür. Tek hedef “Avrupa uygarlığını benimseyerek Avrupa`nın bir parçası haline gelmek olmalıdır. Osmanlı Devleti`nin bu geriliğinin nedeni dünya işlerini hükmü altına alan bir din-devlet bileşimi sistemidir.
Batıcılara göre Osmanlı Devleti’nin en büyük sorunu Batılı olmamaktan kaynaklanmaktadır. Dolayısı ile tek kuruluş yolu vardır; o da bu yüzyılın düşünce ve gereksinimlerine uygun uygar bir devlet ve toplum halini almaktır. Yani bilimsel anlamıyla batılılaşmaktır. Ona gitmek zorunludur.
Batıcılar bu işin nasıl olacağı konusunda ise hemfikir değildirler. Batı’nın bir bütün olduğunu gülü ve dikeni ile benimsenmesini savunan Abdullah Cevdet ve arkadaşları birinci grubu oluşturur. Bu noktada Abdullah Cevdet Batı’yla çatışmayı “Bal kabağının Krupp güllesiyle çarpışması” olarak değerlendirir ve tatlı fakat boş bir hayal olduğunu ifade eder.
İkinci grubu oluşturan Celal Nuri ve arkadaşları ise Batının yalnız teknolojisinin alınması gerektiğini, Osmanlı Devleti hakkında düşmanca duygular besleyen Batıya kültürel açıdan karşı çıkılmasının kaçınılmaz olduğunu savunur.
Batıcılar İttihad-ı Anasır yani Osmanlı birliğine taraftardırlar. Bu anlamda Tanzimat ve Tanzimatçılığı savunmaktadırlar. Bu görüşlerin yanı sıra Batıcılar o dönem için köktenci diyebileceğimiz düşünceleri de savunmaktadırlar. Bunların arasında padişahın tek eşli olması, fes’in atılarak şapkanın benimsenmesi, kadınların diledikleri tarzda giyinmelerine ve dolaşmalarına izin verilmesi, mevcut abecenin atılarak Latin abecesinin benimsenmesi, okuyuculuk, üfürücülük, falcılık vb. davranışların yasaklanması, medreselerin kapatılarak batı kolejleri tipinde okulların açılması, birer tembellik yuvası olan tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi yürekli isteklerde bulunabilmişlerdir.
Fakat Batıcılık düşüncesini savunanlar bu dönemde bir siyasal oluşum içinde toplanmadılar. Genellikle dağınık kaldılar. Ancak, düşüncelerinin önemli bir kısmı Cumhuriyet’in ilanından sonra uygulama alanı buldu.
|