EDEBİ SANATLAR ( SÖZ SANATLARI)


       Etkili, güzel söz söyleme sanatı olan edebiyatta, dilin gerçek ve sembolik anlamlarına başvurmak, az sözle çok şey ifade etmek, anlam ilgisi kurmak yoluyla yapılan sanatların büyük bir yeri vardır. Bu sanatlara “edebî sanatlar” adı verilir. İnce duyguların, estetik duyarlığın ürünü olan edebî sanatlar, Türk edebiyatında geniş yer tutar. Özellikle Klâsik (Divan) Türk edebiyatında bu sanatlara büyük önem verilir.

       Edebî sanatlar, dilin gerçek ve sembolik her türlü anlamını karşılamak, az sözle çok şey ifade etmek, anlam ve çağrışım ilgileri kurmak, harf ve sözcüklerin şekil olarak görüntülerinden ve ses değerlerinden yararlanmak amacıyla üretilmiş söz söyleme sanatlarıdır. Edebî sanatlar, ince duyguların, keskin zekâların ve estetik duyarlığın ürünü olarak doğmuştur.


A) MECAZLARLA İLGİLİ SANATLAR

Sözcüğün gerçek anlamı dışında kullanılmasıyla yapılan sanattır. Söze güzellik, canlılık, kazandırır. Bu tür mecazlarda, iki nesne arasında benzetme amacı güdülür.

Bir med zamanı gökyüzü kurşunla örtülü

Bu dizede “kurşun” sözcüğü “bulut” anlamında mecaz olarak kullanılmıştır.


Konuşulanlara kulak verirsen, kazançlı çıkarsın.

Bu cümlede de “kulak vermek” deyimindeki “vermek” sözcüğü “dikkatle dinlemek” anlamında mecazdır.


Burnundan Yanına varılmıyor.

Bu cümlede de “burun” sözcüğü, kibir, büyükleme, anlamında mecazdır. “Mecaz’la ilgili sanatlar şunlardır.


1. TEŞBİH (BENZETME)

       Aralarında türlü yönlerden karşılaştırılarak benzerlik ilgisi bulunan iki şeyden zayıf olanı, nitelikçe daha üstün olana (güçlü olana) benzetme sanatıdır. Ancak, sözcükler gerçek anlamda da kullanılabilir.

Bir benzetmede dört öğe bulunur:

Benzetilen: Başka bir şeye benzetilen varlıktır.

Kendisine benzetilen: Nitelikçe daha güçlü olan varlıktır.

Benzetme Yönü: Benzetmenin hangi yönden yapıldığını anlatır.

Benzetme Edatı: Benzetmede benzerlik, eşitlik, karşılaştırma… ilişkisi kuran edatlardır.

Bunlar, gibi, sanki, kadar, tıpkı… vb sözcüklerdir. Bu öğelerden ilk ikisi “temel”, son ikiside “yardımcı” öğelerdir.


a) Tam (Ayrıntılı) Benzetme:

       Tam benzetmede öğelerin tamamı kullanılır.

Ali arslan       gibi     cesurdur.

Burada Ali, cesurluk yönünden arslana benzetilmiştir. Bu tür benzetmeye ‘tam benzetme (teşbih)” denir.


Cennet   gibi   güzel   vatanımız

bztln     edat   b.yönü      bzyn


b)Teşbih-i Beliğ (Güzel benzetme):

       Benzetmenin temel öğeleriyle (benzeyen ve kendisine benzetilen) yapılır. “Benzetme yönü” ve “benzetme edatı” kullanılmaz.

Nazlı vücudu bir kucak ot, bir yığın kemik

Bu dizede nazlı vücut (benzeyen). Bir kucak ot, bir yığın kemiğe (kendisine benzetilen) benzetilerek güzel benzetme yapılmıştır.

Atılan elbiseler,    boğazlanmış bir adam

“Cennet vatan”,

Altın başaklar”.

“Gördüm deniz dedikleri bir başlı ejderi”,

“Gider oldum kömür gözlüm elveda” gibi sözler dizeler birer “teşbih-i beliğ” (güzel benzetme) dir.


c) Temsili teşbih:

       Kendisine benzetilen, benzeyenin tüm özelliklerini kendine toplarsa, bu tüm benzetmeye “temsili benzetme” denir. Örneğin Tevfik Fikret’in ünlü “Çınar” şiirinde vatan çınara benzetiliyor.

Hani bir gün seninle Topkapı’dan

Geliyorduk; yol üstü bir meydan

Bir çınar gördük, enli, boylu, vakur

Bir ağaç: hiç eğilmemiş, mağrur.

Koca bir gövde belki altı asır

Belki ondan daha fazla, dalgın, ağır

Kaygısız bir ömür sürüp gelmiş.

Söyle ey garip vatan, bildir;

Çektiğin hangi kanlı seyyiedir… (Çınar, Tevfik Fikret)

Bu şiirde, vatanın özellikleri çınar üzerinde toplanmıştır. Böylece “temsili benzetme” yapılmıştır.


2. İSTİARE (Eğretileme)

       Benzetmenin temel öğelerinden birinin (benzetilen ya da kendisine benzetilen) söylenmesiyle yapılan benzetmedir.

Bir başka deyişle, bir sözün gerçek anlamını kaldırarak, benzerliği olan başka bir anlamı eğreti olarak verme, ödünç verme demektir. Cesur insana “aslan”, kurnaz kimseye “tilki” demekle istiare yapılmış olur.


İstiarenin başlıca üç türü vardır.

a) Açık istiare (eğretileme):

       Yalnız “kendisine benzetilen” kullanılarak yapılan benzetmedir.

Kurban olam kurban olam

Beşikte yatan kuzuya

Bu dizelerde, beşikte yatan bebek, kuzuya benzetilmiştir. Ancak benzetilen (bebek) söylenmemiş, kendisine benzetilen (kuzu) söylenerek “açık istiare” yapılmıştır.

Ağaçlar sonbaharda elbiselerini soyundu.

Bu cümlede “elbise” sözüyle” (kendisine benzetilen), yapraklar söylenmemiştir.

Şakaklarıma kar mı yağdı? Ne var?

Bu dizede “ak saçlar”, “kar” a benzetilmiş, benzetilen (saç) söylenmemiş, yalnızca kendisine benzetilen (kar) söylenmiştir.

Uyarı: Açık istiarenin, Divan ve Halk şairlerince ortaklaşa kullanılan kalıplaşmış biçimlerine “mazmun” denir. Uzun boy için selvi, kaş için hilal, diş için inci, ağız için gonca sözleri birer mazmundur.


b) Kapalı İstiare (eğretileme):

       Yalnız “benzeyen” kullanılarak yapılan benzetmedir. Kapalı istiarelerde, “kendisine benzetilen” söylenmez.

Tekerlekler yolara bir şeyler atıyor.

Bu cümledeki “tekerlekler”, insana benzetilmiş ancak “insan” (kendisine benzetilen) söylenmemiştir. Bu nedenle kapalı istiare yapılmıştır.

Ufukta günün boynu büküldü.

Bu cümlede de “güneş” (benzeyen) insana benzetilmiş, ancak “insan (kendisine benzetilen) söylenmemiştir. Bu nedenle kapalı istiare yapılmıştır.

Beni bir dağda buldular

Kolum kanadım yoldular

Dolaba layık gördüler

Derdim vardır inilerim

Bu dörtlükte, “dolabın döndüğü” anlatılmıştır. Benzeyen öğe “dolap” söylenmiş, kendisine benzetilen öğe, “inan” söylenmemiştir. Bunu benzetme yönünden (inleme) çıkarıyoruz. Bu dörtlükte de kapalı istiare yapılmıştır.

Ali kükreyerek düşmanın üstüne yürüdü.

Bu cümlede Ali, kükreme özelliğinden ötürü aslana benzetilmiştir. Ali, (benzetilen) söylenmiş, “aslan” (kendisine benzetilen) söylenmemiştir.

Bu cümlede de kapalı istiarede kimi zaman “benzetme yönü” kullanılır. “Benzetme edatı” hiç kullanılmaz.


Uyarı: Kapalı istiarelerde, kişileştirme sanatı (teşhis) da yapılmaktadır. Çünkü, bu söz sanatında, insan dışındaki varlıklar, insanların çok bilinen özelliklerine benzetilerek tanıtılmaktadır. Yukarıda geçen “tekerlek, “gün” ve “dolap” sözcüklerine insan kişiliği de kazandırılmış olmaktadır.


c)Temsili İstiare (eğretileme):

       Benzetmenin temel öğelerinden yalnız biriyle (benzeyen ya da kendisine benzetilen) yapılır. İlk bakışta sembolik şiire benzerse de, birbirine karıştırılmamalıdır. Temsili istiarede söylenmeyen öğenin temsil ettiği varlıklar ya da olaylar gerçektir. Sembolik şiirde ise yapılan benzetmeler hayalidir.

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan,

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol.

Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!     (Y.K.Beyatlı)


Yukarıda bir bölümü alınan “Sessiz gemi” şiirinde ölüm (benzeyen), gemiye (benzetilen) benzetilmiş bir dizi benzerlik yönleri sıralanmış: ancak “ölüm” (benzeyen) söylenmemiş, yalnız “sessiz gemi” anlatılarak şiir tamamlanmıştır.

Uyarı: Fabl türündeki tüm şiirler temsili istiaredir.


BENZETİLEN   VAR(sa)     AÇIK    iSTİARE

BENZETİLEN   YOK(sa)     KAPALI İSTİARE


3. MECAZ-I MÜRSEL (Ad Aktarması)

       Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden, gerçek anlamı dışında başka bir sözcüğün yerine (Parça-bütün, iç-dış, neden-sonuç, yazar-yapıt, yer-insan, yer-olay gibi ilgiler kurularak) kullanma sanatıdır.

Halit Ziya’yı okudun mu? (Halit Ziya’nın eserlerini okudun mu?) Sanatçı- yapıt ilişkisi.

Vapur, Beşiktaş’a yanaştı. (Beşiktaş iskelesine yanaştı) Parça-bütün ilişkisi kurulmuş.

Sobayı yaktım. (Sobanın içindekileri- odun-kömür)

Konağa sor. (Konağın içinde oturanlara sor)

Onda kafa yok! (Onda akıl yok)

“dış” söylenerek “iç” kastedilmiştir.

Üç gündür bereket yağıyor. (yağmur)

Yağmur bereket, bolluk getirdiği için, sonuç söylenerek sebep (yağmur) anlatılmak isteniyor.

Sivas, mandayı kabul etmedi (Sivas Kongresi üyeleri anlatılmak isteniyor.

Mecaz-ı Mürsel, dilimizde çok yaygındır. Günlük konuşmalarımızda, deyimlerimizde mecaz-ı mürsellere oldukça yer veriyoruz.

Ayağını giy. (“Ayakkabını giy” demek isteniyor. İç ve dış ilgisi kuruluyor.)

Ünlü raketler Avrupa’dan döndüler. (“Ünlü tenisçiler Avruda’dan döndüler”. Demek isteniyor.)

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilal

“Hilal sözcüğüyle” bayrak anlatılmak isteniyor. Parça-bütün ilişkisi kurulmuş, mecaz-ı mürsel yapılmıştır.


4. KİNAYE

       Bir sözcüğün ya da sözün hem gerçek hem de mecaz anlamını düşündürecek biçimde birlikte kullanılmasıdır. Asıl geçerli olan mecaz anlamdır.

Ey benim sarı tamburam

Sen ne için inilersin

İçim oyuk, derdim büyük

Ben onun’çün inilerim

Üçüncü dizedeki “içim oyuk” sözü hem gerçek (Tamburun içi yoktur), hem de mecaz (acılı,dertli) anlamlarıyla kullanıldığı için kinaye sanatı yapılmıştır.

O adamın, her zaman kapısı açıktır.

Burada, “kapısı açıktır” hem gerçek (hem gerçekten açıktır) hem mecaz (adamın konuksever olması) anlamda kullanıldığı için kinaye sanatı yapılmıştır.

Nereden çıktı bu cenaze? Ölen kim?

Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar

Bu dizelerde şairin bozulmuş bahçeler görmüş olması tabiidir. Mecaz anlamı ise şairin birçok kimse öldükten sonra yuvalarının dağılmış olması görmesidir.


5. TEŞHİS (Kişileştirme) ve İntak (Konuşturma)

       İnsan dışındaki varlıklara ya da kavramlara insan kişiliği kazandırma sanatına kişileştirme (teşhis) denir. İnsanın konuşma yetisinin başka varlıklara aktarılmasına da intak (konuşturma) sanatı denir.

Bu iki sanat genellikle birlikte kullanılır. Her “kişileştirme” de konuşturma olmayabilir, fakat her “konuşturma” da mutlaka “kişileştirme” vardır. Özellikle fabllarda, hayvan öykülerinde masallarda sık sık bu sanata başvurulur.

Bulutlar gözyaşı döktüler.(Teşhis) (aynı zamanda kapalı istiare)

Bu cümlede “bulutlar” insanlara özgü bir nitelik olan “gözyaşı dökme” özelliği ile tanıtıldığı için kişileştirme sanatı yapılmıştır.

Bülbül, “senin nazını çekemem…” diyordu. Güle.

Bu cümlede “bülbül”, hem “naz çekme” özelliği ile kişileştirilmiş, hem de insanlar gibi konuşturulmuştur. Burada kişileştirme konuşturma sanatı birlikte kullanılmıştır.

Güğüm bir gün, testiye:

“Yola çıkalım” dedi.

Testi: “korkarım” dedi.

Evde kalmak istedi.

Bu dörtlükte de “kişileştirme” ve “konuşturma” sanatı vardır.

       Yüce dağlar birbirine göz eder,

       Rüzgar ile mektuplaşır, naz eder,

       İçmiş gibi geceyi bir yudumda

       Göğün mağrur bakışlı bulutları     (Bu dizelerde de “kişileştirme (teşhis)” yapılmıştır.)


       Salındı bağçaya girdi

       Çiçekler selama durdu

       Mor menevşe boyun eğdi,

       Gül kızardı hicabından


6. TARİZ (İğneleme, söz dokundurma)

Söylenen sözün ya da kavramın, gerçek ya da mecaz anlamı dışında tamamen tersini anlatma sanatıdır. Bir başka deyişle, birini küçük düşürmek onunla alay etmek ya da iğnelemek için sözün ters söyleyerek amacımızı belirtmedir. Örneğin; randevusuna geç kalmış kişiye “Aman ne kadar erken geldiniz” diyerek onu iğnelemiş oluruz. Bir kişinin tembelliğini anlamak için de “ Bu ne çalışkanlık! Dersek “tariz” yapmış oluruz.

“Bu ne kudret ki elifbayı okur ezberden”  (Eşref)


       Ters Öğüt Destanı

       Bir yetim görünce döktür dişini,

       Bozmaya çabala halkın işini

       Günde yüz adamın vur ser leşini

       Bir yaralı sarmak için yeltenme


       Her nereye gidersen eyle talanı

       Öyle yap ki ağlatasın güleni

       Bir saatte ki ağlatasın güleni

       El bir doğru söylerse inanma       (Huzun)

Bu dörtlüklerde şair, okuyucuya öğüt veriyor. Yetim hakkını yiyen, halkın işini bozan, çevresini kırıp geçiren, kimseye yardım etmeyen birisini öğütlüyor. Ancak, dikkat edilirse şairin asıl amacı bunların tam tersinin doğru olacağını anlatmaktır. Şair, bu dörtlükte söylenenlerin tersini anlatmak istiyor.


B) ANLAMLA İLGİLİ SANATLAR          

       Bir sözcüğün ya da birbiriyle anlam ilişkisi bulunan sözcüklerin gerçek anlamlarıyla yapılan sanatlar, bu bölümde ele alınmıştır.


1. TENASÜP (uyum, uygunluk)

       Anlamca birbirine uygun, birbiriyle ilişkili sözcüklerin bir arada kullanılması sanatıdır. Divan edebiyatında sıkça, Halk edebiyatında da seyrek başvurulan bir söz sanatıdır.

       Yine bahar geldi, bülbül sesinden

       Sada verip seslendi mi yaylalar

       Çevre yanın lale sümbül bürümüş

       Gelin olup süslendin mi yaylalar

Bu dörtlükte kullanılan “bülbül, sada seslenme”, “bahar, bülbül, lale, sümbül” “gelin olma süslenme” sözcükleri anlamca birbiriyle ilgili olduğundan tenasüp sanatı yapılmıştır.

       Deli eder insanı bu dünya

       Bu gece, bu yıldızlar, bu koku

       Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaçlar

Bu dizelerde de renkli yazılmış sözcüklerle anlamca ılgi kurularak tenasüp yapılmıştır.


2. TEVRİYE (Çift gerçek anlamlı )

       Bir sözcüğün bir beyitte, bir cümlede, birden çok gerçek anlamı sezdirecek biçimde ve yakın anlamdan çok uzak anlamı kastedilerek kullanılmasıdır. Bir başka deyişle sesteş sözcüklerin birden çok anlamıyla kullanılmasına “tevriye” denir.

       Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül

Bu dizede geçen “el” sözcüğü hem “organ adı” hem de “kalıcı kalan” anlamında kullanıldığı için tevriyelidir.

Tevriyede de kimi zaman sözcüğün yakın anlamı söylenip uzak anlamı da anlatılabilir.

Havada yaprağa döndürdü rüzgar beni

Bu dizede “rüzgar” sözcüğü “yel” ve “zaman” anlamında kullanarak “zaman” kavramı kasdedilmiştir.

       Bu kadar şetafet çünkü sende var.

       Beyaz gerdanında bir de ben gerek

Bu beyitteki “ben” sözcüğü, hem “deri üzerindeki siyah noktacık iz” hem de söyleyen kişinin yerini tutan “ben” zamiri anlamlarına gelebilecek biçimde kullanıldığı için tevriye yapılmıştır.Kinayeden ayrılan yönü ise kinayede uzat anlamın mecazı olarak kullanılmasıdır. Tevriyede ise, yakın ve uzak anlam da gerçek anlamlıdır.

       Bana Tahir Efendi kelp demiş

       İttifatı bu sözde zahirdir

       Maliki mezhebim benim zira

       İtikadımca kelp tahirdir.

Burada “tahir” sözcüğü tevriyelidir. Hem Tarih Efendi, hem de “tahir” sözcüğü “temiz” anlamında kullanılmıştır. Şair, asıl Tahir Efendi’yi kastetmiştir.


3. TECAHÜL-İ ARİF (Bilmezlikten Gelme)

       Bilinen bir gerçeği, bir nükteye, (espri, ince anlamlı şaka söz) dayanarak bilmiyormuş gibi söyleme sanatıdır. Sanatçı gerçek sebebi hayali ve güzel bir nedene bağlar.

       Ey Şuh! Nedima ile bir seyrin işittik.

       Tenhaca varıp Göksu’ya işret var içinde (İşret yiyip içme)

Şair Nedim. Göksu’da sevgilisiyle yiyip içtiğini, eğlendiğini bildiği halde bilmiyormuş gibi görünerek Tecahül-i Arif sanatını yapmaktadır.

       Gökyüzünün başka rengi de varmış

       Geç fark ettim taşın sert olduğunu

       Su insanı boğar, ateş yakarmış

       Her geçen günün bir dert olduğunu

       İnsan bu yaşa gelince anlarmış               (Cahit Sıtkı Tarancı)

Bu dizelerde; taşın sert olduğu, ateşin yakacağı ve suyun boğacağı bilindi halde şairin bunların anlaşılması için “bu yaş” ı (otuz beş yaşını) şart koşması, bildiği halde bilmezlikten gelmesidir.


4. HÜSN-İ TALİL

       Bir olayın, olgunun gerçek nedenini bir yana bırakıp, onu güzel ve hoş bir nedene bağlamaya hüsn-i ta’lildenir. Bu sanatta şair, sözünü ettiği olayın ya da durumun asıl nedenini bilir; ama bunu bilmiyormuş gibi davranıp, o olaya başka bir neden bulur.

       Güzel şeyler düşünelim diye

       Yemyeşil oluvermiş ağaçlar

Ağaçların yeşil oluşu, doğal bir olgudur. Ancak bu dizelerde şair, ağaçların yeşil oluşunu insanlara güzel şeyler düşündürmesi nedenine bağlamıştır.

       Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden/

       Birçok senler geçti dönen yok seferinden

Ölenlerin dünyaya dönmeyişini yerlerinden memnun olmalarına bağlıyor)

       Gül-i ruhsarına karşı gözümden kanlı akar su

       Habibim fasi-ı güldür bu akarsular bulunmaz mı     (Gul-i ruhsar: gül yanaklı fasl:mevsim)

Bahar mevsiminde (gül mevsimi) suların bulanık akması doğaldır. Ancak şair, suların bulanık akmasını, sevgilinin aşkıyla döktüğü kanlı gözyaşlarının sulara karışıp, onları bulandırması nedenine bağlamaktadır. Bu nedenle “hüsn-i talil” sanatı yapılmıştır.

       Salındı bağçaya girdi

       Çiçekler selama durdu

       Mor menekşe boyun eğdi,

       Gül kızardı hicabından

Güllerin kırmızı olması bir doğa olayıdır; ancak şair sevgilinin güzelliği karşısında güllerin utancından kıpkırmızı olduğuna bağlıyor.

       Saksında ruhumun bütün yası var.

       Derdimle soluyor açılan gonca.

Bu dizelerde, goncanın solması doğal bir olay olduğu halde, şair bunu goncanın yaslı olduğu, dert çekmesi nedenine bağlıyor. Bununla da “hüsn-i talil” yapmış oluyor.

       Ey sevgili sen bu ilden gideli

       Yaprak döktü ağaçlar, coştu gökyüzü

Bu dizelerde şair, ağaçların yapraklarını dökmesi doğal olduğu halde, bunun nedenini sevgilisinin gitmesine bağlayarak “hüsn-i talil” sanatı yapıyor.

       Müzeyyen oldu reyahin bezendi bağ-ı çemen

       Meğer ki haber geldi yardan bu gece                (Müzeyyen : Süslenmek,  Reyahin : Reyhanlar)

Bu dizelerde “sevgiliden haber geldiği için fesleğen çiçekleri süslendi, bahçenin çimenleri bezendi” demek isteniyor. Oysa sevgili bahçeye gelse de gelmese de çiçekler yine de açacaktır.


5. TEZAT (Zıtlık, karşıtlık)

       Anlamı güçlendirmek için karşıt kavramların özellikleri bir arada kullanılır. Zıt kavramlardan birinin gerçek, diğerinin ise mecaz anlamda kullanılmaktır.

       Neden böyle düşman görünürsünüz

       Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Şair bu dizelerde “dost” ve “düşman” karşıt sözcüklerini bir arada kullanarak anlamı daha da güçlendirmiş: böylece “tezat” sanatı yapılmıştır.

       Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz

Bu dizede “ağlamak” ve “gülmek” karşıt sözcükleriyle “tezat” sanatı yapılmıştır.

       Güvenme varlığa (zenginlik) düşersin darlığa (fakirlik)

       Çın çın ötüyor sessizlik

Bu dizede de “sessizlik” ve “çın çın ötmek” karşıt sözleriyle “tezat” sanatı yapılmıştır.


6. LEFF -Ü NEŞR (Açma ve Yayma)

       Birkaç şeyi söyledikten sonra, onlarla ilgili kavramları bir cümle ya da manzumede belli düzenlerle sıra gözeterek anlatma sanatıdır. Kısacası, dizelerde ya da yazıda bir tür söz simetrisi yapmaktır.

       Bahçıvan güller ekmiş

       Dikeniyle bahçeye

Burada bahçıvan 2. dizedeki bahçe ile ilgilidir.

Gül sözcüğü de 2. dizedeki diken ile ilgilidir.

Dolayısıyla bir leff-ü neşr sanatı yapılmıştır.

       Buy-i gül taktir olunmuş, nazın işlenmiş ucu

       Biri olmuş hoy birisi dest-mal olmuş sana       (Buy-i gul: Gül kokusu; Hoy: Ter, Dest-mal: Mendil)

Bu beyitte, birinci dizedeki “buy-i gül”, ikinci dizedeki “hoy(ter)” ile: yine birinci dizedeki “destmal (mendil)” ile ilgi kurulmuştur. “Gül kokusu” ter: “naz”da “ucu işlenmiş mendil” olarak düşünülmüştür. Böylece “leff-ü Neşr” sanatı yapılmıştır.

İlk bakışta tenasüp sanatına benzerse de şekil kullanış bakımından farklıdır. Tenasüpte sözcükler gelişi güzel sıralanır. Leff-ü Neşrde birbirine denk düşürülen sözcükler belli bir sıraya göre düzenlenir.

       Baran değil, şafak değil, ebr-i seher değil

       Göz yaşıdır, ciğer kanıdır. Dud-i ahtır.


7. TELMİH (Çağrışım, anıştırma)

       Herkesçe bilinen geçmişteki bir olayı, efsaneyi, çağrıştırma, anımsatma sanatıdır. Bi sözün telmih olduğunu anlayabilmek için, çağrıştırılan olay, durum ve kişi hakkında bir bilgiye sahip olmalıyız.

       VefasızAslı’ya yol gösteren bu

       Kerem’in sazına cevap veren bu

       Kuruyan gözlere yaş gösteren bu

       Sızmadı toprağa çoban çeşmesi

Bu dörtlükte şair, “Aslı ve Kerem” sözleriyle ünlü “Kerem ve Aslı” adlı aşk hikayesini çağrıştırmaktadır.

       Seretti hava üzre denir taht-ı Süleyman

       Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde

Bu beyitte de “taht-ı Süleyman” sözü ile gösteriş ve saltanatlarıyla ünlü Süleyman peygamber çağrıştırılıyor.

       Gökyüzünde İsa ile

       Tur dağında Musa ile

       Elindeki ki asa ile

       Çağırayım Mevlam seni

Yunus Emre bu dörtlüğünde de Hz.İsa’nın göğe çıkış inancını, Hz.musa’nın Tur Dağı’nda Tanrı ile konuştuğu inancını ve Hz.Musa’nın asa ile gösterdiği mucizeleri telmih etmiştir.

       Ey dost senin yoluna

       Canım vereyim Mevla

       Aşkını komayayın

       Od’a gireyim Mevla

Bu dizelerde “Od’a gireyim” sözü ile Hz.İbrahim Peygamberin ateşe atılma olayı anlatılıyor.


8. MÜBALAĞA (Abartma)

       Bir varlığı, olayı ya da düşünceyi olduğundan çük daha büyük (ya da küçük) gösterme sanatıdır. Mübalağa, günlük yaşamda sıkça başvurulan bir anlatım yoludur. Mizah (gülmece) yazarları, insanları kusurlu yanlarını belli bir abartma ölçüsüyle ortaya koyarlar.

       Sekizimiz odun çeker

       Dokuzumuz ateş yakar

       Kaz kaldırmış başın bakar

       Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Kaygusuz Abdal’ın bu dörtlüğünde, sekiz kişinin ateş yakmasına karşın kazın pişmeyişi abartmalı bir biçimde anlatılarak mübalağa sanatı yapılmaktadır.

       Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,

       O ne müthiş tipidir. Savrulur enkaz-ı beşer…

       Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak,el, ayak

       Boşanır sırtlara, vadilere sağnak, sağnak!

Bu dizelerde anlatılanlar abartıdır. Burada da mübalağa sanatı vardır.

       Ak gerdanında benler öldürdü beni

Bu dizede de “benlerin şairi öldürmesi” bir abartıdır.


9. TEKRİR (Tekrar, Yineleme)

       Söze güç kazandırmak için, belli sözcüklerin düzyazıda ya da şiirde yineleme sanatıdır.

       Vur, aşkın ve Hak’kın zaferi için

       Vur, senden bak dünya bunu istiyor;

Bu dizelerde, “Vur” sözcükleri yinelenerek “vurmak” eylemi anlamca güçlendirilmiş, tekrir sanatı yapılmıştır.

       Dedim inci nedir dedi dişimdir

       Dedim kalem nedir dedi kaşımdır

       Dedim on beş nedir dedi yaşımdır

       Dedim daha var mı dedi ki yok yok

Bu dizelerde “dedim, dedi” sözcükleriyle teknir sanatı yapılmıştır.

       Kaldırımlar ıstırap çekenlerin annesi

       Kaldırımlar içimde yaşamış bir insandır

       Kaldırımlar duyurur sükun içinde seni

       Kaldırımlar içimde uzayan bir lisandır.


10. NİDA (seslenme)

       Söze söyleyişle (nazım ve nesirde) coşku katmak için ünlem görevli sözcükleri sıkça kullanmaktır. İlk bakışta tekrir sanatına benziyor. İşlevsel olarak tamamen farklıdır. Nida ya yalnız ünlem ve seslenme sözcükleri kullanır. Tekrir de ise her sözcük kullanılabilir.

       Sen ey Kars’lar, Antep’ler, Erzurum’lar, Maraş’lar

       Dördünden bir ikisi şehit düşen kardaşlar

       Ey zeybekler, seymenler, dadaşlar diyarı hey!


11. İSTİFHAM (Soru sorma sanatı)

       Duygu ve düşüncelerin daha etkili olabilmesi için soru biçiminde anlatımdan yararlanma sanatıdır. Amaç soru sormak değil, okuyucunun dikkatini devamlı kılmaktır. İlk bakışta tecahül-i Arif sanatına benzerse de birbirinden apayrı sanattır.

       Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı

       Felekler yandı ahımdan muradım şemi yanmaz mı


Benim de mi düşüncelerim olacaktı

Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım,

Sessiz, sedasız mı olacaktım böyle?


12. RÜCU (Cayma, dönme, vazgeçme)

       Önceden söylenen sözden cayma ya da birbiriyle çelişir görünen düşünceleri ileri sürmektir. Rücu sanatına önceki söylenenlerden vazgeçmek anlamı yoktur, tersine önceki söylenenleri geliştirme amacı vardır.

       Erbab-ı teşaür çoğalıp şair azaldı

       Yok öyle değil şairin ancak adı kaldı       (Erbab-ı Teşaür Şiirle uğraşanlar)


       Ferda senin, dedim beni alkışladın

       Senin değil ferda sana vediadır. (emanet)


13. TERDİD (Beklenmezlik)

       Bir olayı, bir düşünceyi beklenmedik bir biçimde sonuçlandırarak okuyucuyu şaşırtmayı amaçlayan bir sanattır.

       Dişin mi ağrıyor?

       Çek kurtul

       Başınmı ağrıyor?

       Bir çeyreğe iki aspirin

       Verem misin?

       Üzülme onunda çaresi var

       Ölür gidersin!


14. KAT’  (Kesme, Kesiş)

       Anlamın daha da etkili olması için sözü yarıda kesme sanatıdır.

       Gün, öylesine güzel ki!

       Öylesine güzel ki dünya

       Yaşadıkça

       Akşam öylesine güzel ki!

       Öylesine güzel ki akşamda ay

       Ayda kadın…


15. SEHL-İ MÜMTENİ

       İlk bakışta kolay gibi görünen, ama benzeri söylenmeye çalıştığı zaman ne kadar güç olduğu anlaşılan yalın anlatımlara denir.

       Ete kemiğe büründüm

       Yunus diye göründüm

       Beni bende demen bende değilim

       Bir ben vardır bende benden içeri


16. AKİS

       Cümle ya da dizedeki söz sırasının bir öncekinin tersi olarak düzenlenip tekrarlama sanatıdır.

       Yaşamak için yemeli

       Yemek için yaşamamalı

       İzmirin denizi kız, kızı deniz

       Sokakları hem kız, hem deniz kokar…


C) SÖZLE İLGİLİ SANATLAR

Sözcüğün yapısına, söylenişine ve yazılışına dayanarak yapılan sanatlar şunlardır:


1. CİNAS

       Sesleri aynı,(yazılışları ve okunuşları aynı) anlamları farklı sözleri bir arada kullanma sanatıdır. Yani sesteş sözcüklerin ayrı ayrı anlamlarda kullanılmasıdır. Cinaslı sözcükler daha çok manilerde kullanılır.

       Al beni, ele beni

       Kül edip ele beni.

       Seveceksen kendin sev

       Sevdirme ele beni.

“Beni kül edip elekte ele”  ve “Beni ele (başkasına) sevdirme.” diyerek ele sözcüğünü iki ayrı anlamda kullanarak cinas yapmıştır.

       Her nefeste eyledik yüz bin günah

       Bir günaha etmedik hiçbir gün ah

Bu beyitte “günah ve gün ah” sözcükleri cinaslıdır.

       Hey oynayan yavrular

       Ağaçta kuş yavrular

       Ellerin derdi biter

       Benim derdim yavrular

Bu dörtlükte “yavrular” sözcüğü, 1. dizede gerçekten “yavru”, 2. dizede “kuşun yavrulaması”, 4. dizede “derdin çoğalması” anlamında kullanılarak cinas sanatı yapılmıştır.


2. ASONANS (Ünlü tekrarı)

       Şiirde aynı ünlülerin bir veya birkaç dizede tekrarlanmasıyla sağlanan uyuma asonans denir.

       “Anlattı uzun uzun

       Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun”

Bu dizelerde “u” seslerinin tekrarı ile bir ahenk sağlanmış ve asonans yapılmıştır.


3. ALİTERASYON (ses ve hece yinelemesi)

       Şiirde aynı ünsüzlerin bir veya birkaç dizede tekrarlanmasıyla sağlanan uyuma aliterasyon denir. Aliterasyon, uyak ve rediften sonra şiirde ahengi sağlayan önemli bir unsurdur.

       Kargayı kuzgunun kovardı kondurmazdı

Bu cümlede, “k” sesinin tekrarlarıyla bir ses güzelliği meydana getirilmiştir.

       Karşı yatan karlı kara dağlar, kararıptır, otu bitmez.

Bu cümlede de , “kar” hecelerinin yinelenmesiyle aliterasyon yapılmıştır.

       Dest busi arzusuyla ölürsem dostlar

       Kuze eylen toprağım sunun anınla yare su   (Fuzuli)

Bu beyitte, “s” sesinin yinelenmesiyle aliterasyon sanatı yapılmaktadır.

       Aziz dost! Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovaladı.


4. ULAMA

Bir sözcüğün sonunda bulunan ünsüz harfin kendinden sonra gelen ve ünlüyle başlayan sözcüğe, bitişik okunmasına ulama denir. Özellikle aruz ölçüsünde kalıba uydurmak için ulama yapılır ve bu durum bir çeşit sanat sayılır.


“Mehmet Akif Ersoy” adını düşünelim. Ulama ile biz bu adı birbirine ekleyerek daha seri bir şekilde söyleyebiliriz: mehme – taki – fersoy.

Ulama sadece söyleyişte olur. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi söyleme ve okuma sırasında sözcükler adeta birbirine birleştirilir; ancak bu yazıda gösterilmez.

“Artık uzak ve hatıralaşmış, güneşli yaz

Yaprakların tabiatı örten pasındadır

Her an, yaz ortasında hayal ettiğim Boğaz

Masmavi, göz kapaklarımın arkasındadır”

Bu dörtlüğün beş yerinde ulama yapılabilir. Dikkat ederseniz işaretli yerlerin hepsinde ilk sözcük ünsüz ile bitmiş, ikinci sözcük ünlü ile başlamıştır.


5. SECİ (İç Uyak)

       Düzyazıda cümlelerin ya da cümle parçalarının sonunu, kulakta aynı sesi bırakan sözcüklerle kafiyelendirip süsleme sanatına seci denir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi seci düzyazı içinde kafiyeli sözler kullanmadır.

       Türk edebiyatına İran edebiyatından geçen seci, Divan edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Süslü nesrin doğması seci sayesinde olmuştur. Amaç düzyazıya şiir ahengi kazandırmak, yazıya güzellik katmaktır. Seciyi Türk edebiyatında en güzel kullanan Sinan Paşa’dır.

Örnekler:

“İlahi her neyi gülzâr ettinse anı ittim. İlahi elime her ne sundunsa anı tattım. İlahi gönlüm oduna ne yaktınsa o tüter. İlahi vücudum bahçesine ne diktinse o biter.”

       Sinan Paşa’dan alınan bu parçada yazar, yazıda ahengi sağlamak için seciden yararlanmıştır, ‘tüter – biter”, “yaktınsa, diktinse” sözcükleri birbiri ile kafiyeli olarak kullanılmıştır. Yazar, düzyazı içinde birbiri ile kafiyeli bu tür sözcükleri kullanarak yazıya akıcılık kazandırmıştır.


6. İRSAL-I MESEL (Örnekleme, Atasözü söyleme)

       Şiir ya da düzyazıda, konuya uygun düşen ata sözlerinin kullanılmasıdır. Böylece düşüncenin daha da inandırıcı olması sağlanır.

       Dünyada ahrete gidip gelmemek

       Olmasa iktiza eder ölmemek

       “Balık baştan kokar”, bunu bilmemek

       Seyrani gafilin ahmaklığından

Bu dörtlükte, 3. dizede “balık baştan kokar”, atasözü dörtlüğe uygun biçimde söylenmiş ve irsal-i Mesel sanatı yapılmıştır.


Edebibilgiler.com 2009 ©  Her hakkı saklıdır.